An Be An

Daha çok şeye sahip olmak, daha güzel olmak, daha genç ve seksi görünmek, daha çok zamanımızın olması... Günümüz insanına baktığımızda tüm uğraşın, çabanın farklılaşmak üzerine dayandığını görebiliriz. Biricik olmaya çalışır ve çabalarken ötekileşmeye başlıyoruz; doldurmaya çalıştıkça boşalıyoruz. Evrende bizden başka hangi canlı türü bu duygularda... Peki bu taraftan baktığında; evrenin en gelişmiş türü İnsanoğlu sizce ileride mi, yoksa geride mi? Bizler mi yoksa diğer türler mi daha mutlu hayatlar yaşıyorlar? Bizim bilmediğimiz hangi bilgiye sahipler? Cevaplar; tabiat anada: ''ilk evimizde ..

Son zamanların trendi ‘an’ da kalmak ve akışta olmakken, an be an ‘an’ dan uzaklaştığımızın farkında mıyız?

Anda kalmanın öneminin her geçen gün daha çok farkına varıyorken, akış halinden bir o kadar uzaklaşmamız büyük tezat değil mi? Belki de bu tezat akışta kalmaya kendimizi zorlamaktan geçiyordur, ne dersiniz? İnsan akışta kalmayı uğraşarak, çabalayarak başarabilir mi? Bir yerde duymuştum; boğulmanın garantisi çırpınmakmış. Bedenimizi serbest bıraktığımızda ise çabasızca su üstüne çıkıyoruz.

Gelin biraz çabalamak kavramına mercek tutalım. Anda kalmaya çabalayan biz insanlar neler yapıyoruz bunun için? Kimimiz Mindfulness kurslarına gidiyor, kimimiz psikoloğu ile konuşuyor. Arkadaşlarımızdan akıl alıyoruz. Eğitim programlarından veya konusunda ‘uzman’ kişilerden fellik fellik bu konunun çözümünü bize sunmalarını bekliyoruz, hem de bir an önce ve en kısa yoldan, mümkünse çok kolay olsun bu çözüm, hatta biri bunu bizim için yapsın. 😊 Konusunda uzman kişiler de inanın zihinlerinin kalabalığında yüzüyorlar. Bu onların uzmanlık alanlarında eksik oldukları anlamına gelmiyor, doğamız gereği bu böyle. Çünkü zekâ dediğimiz olgu, çoğumuza göre üstünlük bana göre başımızın belası ve anda kalmamızın önündeki en büyük engel. Zekâ ve düşünme yetisi insanoğlunu yaşam piramidinin en üstüne koyuyor ve diğer canlı türleri insana hizmet etmek için varlar diye düşünüyorsanız bir kere daha düşünmeye ne deriniz? Zekâ ve onunla birlikte bize hediye gelen düşünebilme yetisi, dünü ve yarını dolayısıyla da geçmiş endişesi ve gelecek kaygısını da yanında getiriyor.

Anda kalmanın sırrını 2 ayaklı bizlerden ziyade yüzyıllar öncesinden gelen bilişe, doğa anaya ve bizden aşağılarda gördüğümüz diğer canlı türlerine sormak bana daha anlamlı geliyor. Deyim yerindeyse ‘Bi bilene sor’ makta fayda var. Çünkü anda kalmayı başaran onların ta kendileri.

Okyanustaki bir damla gibi bizlerde evrenin, kadim bilginin ve tüm bilgeliklerin taşıdığı kimyayı taşıyoruz ve onlara göbekten bağlıyız. Sadece zihnimizden türeyen egomuz bunu bize unutturdu. Bu kötü taraf, iyi taraf ise diplerde bir yerlerde biz O’yuz; doğayız, evreniz, parçayız. Mükemmeli parçalayabilseydik eğer, parçanın bütününden küçük olması bize onun mükemmel olmadığını ifade eder miydi? Dolayısıyla aradığımız cevabı bulmak için sadece unuttuklarımızı hatırlamaya ihtiyacımız var. Bunu içinse, ‘kılavuz’ zannettiğimiz yerde, yani zihinde değil. Dolayısıyla cevabı düşünerek bulamamız da mümkün değil. Ruhtan, içgüdülerden gelen ses zihnin sesinden geride gelir duyabilmek için zihnin sessiz kaldığı anlara dikkat kesilmek ve bu esnada esas uzman doğayı dinlemek, izlemek yeterli. Bunun için paralar dökmek, konuşmak, yapmak, sormak, soruşturmak yerine bir durmaya ne dersiniz? Çabasızca doğayı, hayvanları gözlemlemek mesela… Ben bunu yapmaya başladığımda iletişimde en büyük pay ayırdığımız dilimizin nasıl bir zehir olduğunu ve iletişimin en güçsüz tarafı olduğunu defaten deneyimledim. Bu yazıda bu deneyimlere yer vermeyi çok anlamlı bulmuyorum çünkü hepimizin cevabı, yolu, dolayısıyla da doğrusu farklı.

Şöyle bir büyük resme baktığımızda, doğamız gereği belki de hiçbir zaman diğer türler kadar anda kalmayı, akışta olmayı deneyimleyemeyeceğimizi görmek çok zor değil ama en azından yol kat edebilmek için gitmeye çalışmayı bırakıp dönmeyi deneyimlemenin farkındalığını taşıyabiliriz.

Yazar: Sezin Çağlayan